Türkçeye çevrilmesini istediğiniz Japon dizisi veya filmi varsa mesajla bildirebilirsiniz.

1 Eylül 2010

The Woman Who Still Wants to Marry (2010)

İsim: The Woman Who Still Wants to Marry
veya Still, Marry Me / City Lovers 
Bölüm Sayısı: 16
Bu diziyi tamamen tesadüf eseri, anlık bir kararla indirmeye karar vermiştim ve, "Bakalım nasıl şeymiş bu? Atlaya atlaya, şöyle üstten üstten ilk bölüme bakıvereyim" deyip başladığım bu serüvene kaptırıverdim kendimi. Zaten çok kısıtlı olan boş vaktim, dolmuş oluverdi bununla birlikte. Boş zamanımdan oldum anlayacağınız.
Üstelik oturup sadece tek bir bölüm izlemek de doyurmuyor insanı. Ama peş peşe de izleyemiyorum ve bu, büyük bir işkence bana...

Azıcık diziden bahsedeyim diyorum ama lafa nereden başlayacağımı bilemedim. Çok sevdim bunu ben. Çevirisine başlanmış ve başlamakla bırakılıp, bir daha uzun süre ilişilmemiş olduğundan, kimselerin dikkatini çekmedi sanırım. Benim çekmemişti de, ondan öyle diyorum. Yazık olmuş güzelim diziye. Herkes izlese ne güzel olurdu! Herneyse...

"Daha erken izlemediğime gerçekten çok pişmanım" dersem, anlayabilir misiniz ki duygularımı?

İyi kötü, biraz anlatmaya çalışayım konuyu sizlere. Eveet, başlıyorum:
Basitçe, artık otuzlu yaşlarının ortalarına gelmiş, iş-güç sahibi üç kadın arkadaşın, evlenmek uğruna son çırpınışlarını konu alıyor dizimiz, diyebiliriz.

Not: Dizideki isimleri -okurken bile kafa karıştırıcı olmalarına rağmen- kopyala yapıştır yapıp kullanacağım. (Keşke tüm Uzakdoğu dillerindeki isimler Japon isimleri kadar akılda kalıcı olsa! Haricindekileri bir türlü ezberleyemiyorum da! Yazık değil mi bana???)

1 numara, Lee Shin Youn: Muhabir.

Gazetecilik eğitimi için Amerika'ya gitmeye karar verdiğinde, 10 yıllık sevgilisi tarafından terk edilmiştir. Ülkesine geri döndükten sonra da şansı yaver gitmemiş, çalıştığı -erkek egemen- TV kanalında da devamlı olarak hakkı yenmiş ve bir türlü istediği yere yükselememiştir. Ne zaman büyük bir haber yakalasa, ya dışarı sızdırılıyor ya da elinden alınıyordur. (Hele ki, kanalda rakibi olan erkek bir muhabir var, bana verseler eşek sudan gelinceye kadar sopalarım onu. Budala şey!) Yani ne aşk hayatı, ne de iş hayatı rayındadır. Fakat tüm aksiliklere rağmen elinden geldiğince çabalamaya kararlıdır. Hatta kariyeri uğruna evlenmekten bile vazgeçer.
Bir başkasıyla evlenmek üzere olan eski sevgilisi, son anda düğününü iptal etmiş ve tekrar ona dönmesi için ayaklarına kapanmıştır. Geçmişi unutamayan ve yaptığına hala aşırı kırgın olan kızmız ise, tekrar bir ilişki yaşamalarının asla mümkün olmadığını söyler ona. Ayrıca da sürekli peşinde olan genç bir oğlan vardır. Henüz üniversite öğrencisidir ve ne zaman başı sıkışsa yardımına koşmaktadır. Böylece hanım kızımız kısa sürede ona ısınacaktır.

2 numara, Jung Da Jung: Tercüman.
İşinde çok başarılı olup, ülkenin en iyi tercümanıdır. Fakat erkeklerden yana boynu büküktür. Kariyerindeki başarısıyla, aşk hayatı arasında büyük bir tezat vardır. Görücü usulu görüşmelere defalarca katılmasına rağmen, hem ilerlemiş yaşı hem de maddi kazancının fazlalığı önünde büyük bir engel teşkil ediyor ve bu da koca adaylarının sayısını azaltıyordur. Kızlarımız içinde evlenmeye en meraklısıdır fakat bir eşte aradığı özellikler de yenilir yutulur cinsten değildir. (Nerede öyle erkek? Elbette evlenemezsin akıllım!) Eninde sonunda kendine uygun birini bulmuş gibidir ama acaba neler olacaktır?

3 numara, Kim Boo Ki: Danışman.
Yıllarca nişanlı kaldığı sevgilisinin ailesi tarafından hem maddi hem de manevi olarak kullanıldığını fark eder etmez -30 yaşındayken- nişanı bozmuştur. Sonraki birkaç yıl, "Hayatım boyunca, evde oturup bulaşık yıkamak için okumadım ben" bakış açısıyla davranıp, çalışıp didinip işinde söz sahibi olmuş ve başarılı bir kariyer edinmiştir. İçlerinde en güçlü karaktere sahip olan kişidir. Kimin yaslanacak bir omuza ihtiyacı olsa, ona koşar ve asla geri çevrilmez. Kazancını, başarısını ve albenisini erkeklerden -en çok da eşlerini aptal yerine koyan çapkınlardan- intikam almaya adamıştır. Kendisi evlilik fikrinden uzak dursa da, arkadaşlarına yardım etmek için elinden geleni yapıyordur. Yani evlilikle olan tek bağı, uyanık geçinen evli erkeklerdir. (Fakat kendi içinde, hayatından memnun mu karar veremedim henüz. Belki ilerleyen bölümlerde netlik kazanır bu da.)

Eski sevgili, Yoon Sang Woo: 
1 numaranın eski sevgilisidir ve onu geri kazanmaya kararlıdır. Önündeki tek engel ise, daha bir öğrenci olan şu çocuktur. Ama mutlaka onu alt etmenin bir yolunu bulacaktır. İzlerken haline üzülüyor insan ama ne demişler, kendin ettin kendin buldun arkadaş!
Saf doktor, Na Ban Suk:
Akupunktur ustası bir doktordur ve benim en fazla güldüğüm karakterdir. Her ne kadar, deliler gibi evlenmek istese de, kadınların yanında eli ayağına dolaşıyordur ve bu yüzden bir türlü evlenememiştir. Yani, biri benim önümde çatlak çatlak hareketler yapsa, ben de bir daha asla görüşmem o kişiyle. Ama nasıl da yakışıyor o komik tavırlar bir bilseniz. Canlandıran Choi Chul Ho rolünün hakkını fazlasıyla vermiş. Kendisine hayran kalmamak elde değil. Mirune'nin söylediğine göre, Partner'in hırçın avukatını bu rolde izlemek biraz tuhaf geliyormuş. Ben izlemedim henüz Partner'i. İzleyecekler listemdekileri ne zaman tüketirim hiçbir fikrim yok açıkçası. Yoksa ben de izlemek istiyoruuum!

Uyanık, Ha Min Jae:

Yukarıdaki doktor arkadaşıyla girdiği bir iddia sonucu 1 numaralı hanım kızımızı kendisine aşık etmeyi hedef bellemiştir. Gazetecilik öğrencisidir fakat müzikle ilgili bir kariyer yapmak istemektedir. Şarkılarını kendisinin yazdığı, aynı zamanda da solistliğini yaptığı bir müzik grubu vardır. Çeşitli stratejiler geliştirerek, şimdiye kadar istediği her kadını elde etmiş, kendini beğenmiş biridir. Annesi müzisyenlik hayalleri peşinde koşmasına karşı çıkıyordur ve bu nedenle de onu, yaşadığı daireden bile atmıştır. Ne cadı, ne insafsız anne ya hu! Çocuk da güya 1 numaraya oyun oynuyor. Rol yapan biri, onu düşünerek içinden "Keşke 10 yıl erken doğmuş olsaydım" der mi ayol? Demez. Bal gibi aşıksın işte yavrum, kabul et.

Bölümlerden karışık şekilde resim alırken bu çocuğun ilerideki saç rengi ilişti gözüme. Olmaz ki böyle! Müzisyenlik adına, şu güzelim çocuğun güzelim saçını mahvetmişler. (Düzeltiyorum: Meğerse kadına yaşlı gözükmek için saçını ağartmış. Çok çiikin!) Olmaz ki cidden! Bu ne zevksizlik! Buyurun, siz de görün:
Ama çok sayıda hoş sahne de var. Örneğin, çiftimiz soğuk gecede közlenmiş patates keyfi yaparlar... Ya da bir kış klasiği; aynı atkıya dolanırlar...

Ya da kar yağıyordur ve onların da konuşacak pek mühim konuları vardır...

(Araya sıkıştırılan bir yakınma: Şu yukarıdaki gibi, kış gelse de, kurtulsak  bayıltıcı sıcaklardan. Yetti gari! Yetti!)


Şimdilik bu kadar. Daha 7. bölümdeyim. Bir an evvel sonunu izlemek istediğim halde, burada da bahsetmek için ara verdim. Kıymetini bilin... ^^

Şu 1 numara bana Asami Mizukawa'yı anımsatıyor. O nedenle de ilk andan itibaren sempatik buldum kendisini. Çok severim çünkü Asami'yi.

Bilmiyorum fark eden olmuş mudur. Blogumda bahsettiğim dizilerin asla sonunu izlemiş olmuyorum. Nedenini söyleyeyim bunun: Hani acıklı falan biter de sonrasında hakkında hiçbir şey yazmak istemem diye. Sevmiyorum güzel başlayıp kötü biten filmleri. Japon ve Çin filmleri insanı çok fazla hayal kırıklığına uğratmıyor da, G.Kore filmleri nedense "iyi bir giriş ve berbat bir son"la yer etti bende. Her şey beklenir onlardan. Tamam dünya sinemalarında en hızlı yükselişe geçen ülke G.Kore olabilir ama, duygularımla oynamasınlar istiyorum. İlla insanları şaşırtmak zorunda değiller. Zaten artık kimse şaşırmıyor onların ölümle veya benzer şekilde kötü biten sonlarına. Herkes hazırlıklıdır benim gibi, eminim. 

Hatırlayan vardır, show tv'de bir dizi vardı Gökhan Özen'in oynadığı komik bir yapım. Unutmuştum adını, arattım. Sevda Çiçeği'ymiş. Denk geldikçe izlerdim ama son bölümlerini kaçırmıştım. Doğru biliyorsam, sonunda, başroldeki kızı öldürmüşlerdi. Ne uğruna peki? Reyting mi? Peh!! Bilmiyorum. Salak saçma bir şeydi yaptıkları. Bir dizi komik başladıysa kötü bitmemeli bana göre. İçeriğine uygun bir sonu olmalı. Amaan! Nereden aklıma geldiyse şimdi durduk yere...

Şişmeyin yav...

Sabırsızlıkla bekliyoruz ve üstelik biraz da abartıp, etrafımızdakilerin kafasını şişiriyoruz bu konuda!
Sadece saatler kaldı yayınlanmasına...
Hayal kırıklığı yaşatmazlar umarım bekleyenlerine...

31 Ağustos 2010

Genki ~ Yuuki [Türkçe Altyazılı]

Berre ve Mirune'nin anlayışına sığınarak, Bandage filmindeki çevirilerini yürüttüm ve aşağıdaki videoya gömdüm. Biraz daha uzun olsaymış iyi olurmuş ama, değil...

BandAge


Akanishi Jin'in başrolünü üstlendiği ilk ve şimdilik tek film olan 2010 yapımı Bandage filmini Berre'yle geçen ay Türkçe'ye çevirmiştik. Çok izlendi, üstüne çok konuşuldu. Ama ben henüz söyleyeceklerimi söylemedim. Filmin atmosferine kasvetli diyenler oldu. Çok sıkıcı bir gidişatı vardı diyenler, Akanishi kendini canlandırmış diyenler vs. Benim oldum olası izlemekten zevk aldığım tarzda, kendince bir filmdi.

Şimdi Jin, yani filmdeki Natsu, iyi huylu, dürüst, aşkı için fedakar delikanlı bir ünlü olsa, kız da tam fangörller gibi olsa ya da her şeyi geç anlayan safın teki olsa, sonunda da bir araya gelseler, ya da daha kötüsü içlerinden birisi ölse...Çoğu kişi beğenirdi eminim. Hmm... Bu senaryo bana hiç yabancı gelmedi. Neden acaba?


Yönetmeninin müzisyen olduğundan mı, karakterler incelikle işlenildiğinden mi bilmiyorum bana sahici geldi, hem ortam hem de yaşananlar. Olabilecek şeyler. Hepimizin az çok sorgulayabileceği konular işlenmiş. Karakterler süslenip pullanıp konmamış önümüze. İnsani özellikleri ön planda. Ben filmleri 4 kısım halinde ancak izleyebilen biri olarak -yalan olmasın- 2 oturuşta bitirdim filmi. :P Filmi içinde Jin olmasına rağmen sıkıcı beklerken, klasik bir Japon filmi gibi çıkacak diye korkarken, film beni derinden etkileyen, kolay kolay unutamayacağım bir film çıkıverdi. Acaba arada ben de mi Natsuluk yapıyorum acaba diye düşünmedim de değil. :P Bir motorsiklet sahnesi vardı. Nasıl da etkiledi beni. Ah, bilemezsiniz.


Gördüğüm kadarıyla en çok filmin sonu eleştiri alıyor. Allah aşkına! Daha ne olabilirdi. O_o Birbirilerine zarar veren o sorunlu insanlar gitti, yerine ne istediğini bilen güçlü insanlar geldi. Taa daa! Mutlu Son!

Hele Akanishi aşmıştı kendini. Filmde kendini falan canlandırmış diyenlere iki çift sözüm var. Akanishi'nin üzerine asılsız bir Baka etiketi yapıştığından, sanırım hala Jin yanlış anlaşılıyor. O her zaman ne istediğini bilen, insanların söylediklerine kulak asmayan biriydi, tabii bana göre. Son seçimleri de ne kadar güçlü bir karakteri olduğunu gösteriyor zaten. Hatta bana kalırsa her şeyi planlı ve programlı yaptı. Bir heves uğruna, hiç kimse kurduğu düzeninden vazgeçmez. Yazının seyri hemen Akanishi'ye döndü farkındayım ama Natsu karakteri ne istediğini bilmeyen, sorunlar karşısında bocalayan ve hemen yenilen biriydi. Nasıl olur da kendini canlandırmış diyebiliyorlar, anlayamıyorum. :/ Neyse bu vesileyle Akanishi'yi desteklediğimi de araya sıkıştırmış oldum. ^^


Bu güzel filmi benimle çevirdiği için Berre'ye çok teşekkür ederim. Altyazı burada. Lütfen izleyin. ^^

18 Ağustos 2010

Buharlaşacağız bu gidişle... 
Bu yaz uzun mu sürecek ne?

Nefret ne kelime, ondan aşırı...

Birisinden feci derecede nefret ettim. Kimden mi? İşte şu şahıstan: Ariel Lin

Bir insan bu kadar mı itici olur? Bu kadar mı moron görünür? 
Onun dahil olduğu bir filmi izlemeye çalışırken 'sinirlerim hop hop hopluyor' demek bile yetersiz gelir hislerimi anlatmam için.

Kendisiyle bir vakitler Tayvan dizisi Love Contract ı izlemeye başladığımda tanışmıştık. İzlediğim iki bölümün ardından, kendi kendime "Hep mi o aynı çekilmez surat ifadesini göreceğiz? Dizinin sonuna kadar bu şekilde devam ettirmez herhalde!!!" diye söylenip, izlemeye devam ettim. Zar zor... Ama baktım ki izlemek zevk vermekten çok, bir işkence halini alıyor, bıraktım yarıda. Sonradan aralıklarla, bir iki sefer daha, izlemeye kararlı şekilde başına oturdum tekrar ama nerde... izlenmiyor o çiikin. Komple vazgeçtim anlayacağınız.

Bunu neden mi anlattım? 

Bir de son zamanlarıma bakalım, anlayalım.
Bir süre önce, çok olmadı, Itazura na Kiss adlı animeyi izlemeye başladım. Severim böyle bilindik ama eğlenceli konuları. Hani klâsik diye tabir edilebilir cinsten olsalar da, ben izlemeden geçmem. Ne bileyim işte... Kız oğlana yana yakıla âşık, karşısında süklüm püklüm... Oğlanınsa burnu havada ve kızı hiç umursamazmış gibi görünüyor... Bu konuyu görünce, bir heves, bir çırpıda indirip oturdum hemen başına... Ama... Hala 9. bölümdeyim ! İzleyemiyorum. Naoki'den hiç hoşlanmadım. Karakterinden çok, çizimini sevmedim desem, daha doğru olur. Olmaz ki canım! Onun yaşındaki bir insan, 35-40'ındaymış gibi de çizilmez ki! 
Şuna bir bakın siz hele:




Bu ne çiikinlik!

Tamam anladık, Naoki bizim odun diye çağırdığımız tipten. Çevresine karşı kayıtsız, havalı ve ukalâ görünmesi gerekiyor. Ama neden aynı vakitte de yaşlı görünmek zorunda? Eğlenmek nedir bilmiyor, ruhu ihtiyar... ondan mı? 
Pöfff! Sonunu nasıl getireceğime dair hiçbir fikrim yok. Ama mutlaka devam ettireceğim.

Gelelim şimdiki sorunuma:

Bilenler biliyor, bu animenin G.Kore versiyonu Mischievous Kiss de yayınlanmaya başlayacak iki hafta içinde. 

Şimdiye kadar çıkan görüntülerden dolayı ilgimi çekti. Hani zaten yukarıda, konusu çok eğlenceli demiştim ya! Üstelik de, bu dizinin gayet tatmin edici olacağını varsayıyorum. Ne bileyim, öylesine bir his işte... İlk gördüğümden beri, sabırsızlıkla bekler oldum. 

Hazır daha vakit varken de, "Du bakayım ben, gidip şu Tayvan versiyonunu izleyeyim bi önce" dedim. It Started with a Kiss. Demez olaydım. Karşıma başrolde kim çıktı dersiniz: Ariel Lin.
Afişini görür dururdum da, afiştekinin o olacağı hiç aklıma gelmezdi.
Hazır TR altyazısı varken, bari altyazılara uyacak 20 bölümlük sürümü indireyim demiştim. Ariel ablanın varlığı, videoların o berbat görüntüsüyle birleşince, oturup lanet okuyasım geldi. İnsanlar ne diye efor ve zaman harcayarak böyle adi videolara uyumlu altyazı  hazırlarlar ki!!! Ne kadar anlamsız. İzleyecek olana işkence olsun diye mi? Yoksa kimsecikler izleyemesin diye mi? 720p hatta 1080p görüntülü videoları izlemeye alışık gözlerim, daha ilk bölümden yoruldu. Şaşı olur insan bunu izlerse. Ne bu yaa!!!
Sanırım, izleyebilmek için 30 bölümlük DVD versiyonunu indirmem gerekecek. Tabii, izlemeye kesin karar verirsem. Neden mi? Şöyle, çok minik bir açıklama yapayım:
O şapşal surat ifadesini dahi geçsek, şu oradaki, nasıl bir dudaktır? Yüzünde toparlak ve şişik bir şey! Iırgh!




Kendisi bunun bir estetik harikası olduğunu düşünmüyordur umarım. Çünkü, ancak ve ancak, estetik hatası veya da estetik abartısı olabilir. Herkese yakışmaz o tip dudak güzelim! Senin neyine! Hele bir de şaşırmış, üzülmüş ya da morali bozulmuş taklidi yaparken, bir sarkıtıyor bir sarkıtıyor ki o dudağı, sanırsın yüzünde dudaktan gayri bir şey yok. O derece yani! Başka yere bakamaz oluyorum. Sinirimi o derece kabartıyor. Oysa ki google amcaya aratıp, güzel güzel resimlerini buldum bu hanım kızımızın. Ama nedense dizilerde hep itici, hep itici. Ya da fazla PS uygulamışlar o resimlere, gerçek hali buradaki gibi. Bilmiyorum. 
İzleyenler nasıl izleyip de beğeniyor bunu ya hu? Ben devam edip etmeyeceğimi bile bilmiyorum. Tahammül edip edemeyeceğimi bilemiyorum çünkü.

Genelde başladığım bir diziyi yarıda bırakma gibi bir huyum yoktur. Hiç beğenmesem bile, çok büyük engelle karşılaşmadıkça, mutlaka tamamına erdiriyorum. Sadece video kalitesi/kalitesizliği yüzünden birkaç tane yarıda bıraktığım olmuştu. Ama ikinci defa, bir oyuncusuna bu denli uyuz olduğum ve izlemeye tahammül edemediğim bir durumla karşılaşıyorum. Üstelik , ne tesadüftür ki, ikincisinde de aynı oyuncuyla yaşıyorum bunu. 

Kanımca, şu hatunu başrolde oynatarak dizilere yazık ediyorlar... Çok yazık! Çiikin işte, çiikin!

7 Ağustos 2010

Sonunda Jin'e dair...


Sonunda yazıyorum...
Daha yeni yeni tam olarak idrak edebildim durumu. Yani tamam okuduk, gördük, Jin ayrıldı KAT-TUN'dan. İlk duyduğumda, zaten belli ediyordu kendisini deyip, fazla üzerinde durmadım, çok şaşırmadım. O kadar alıştıra alıştıra çıktı ki gruptan, çok bir şey hissetmedim açıkçası ilk başta. Moralim biraz bozuldu ama "eğer istediği buysa, umarım başarılı olur ve hayaline kavuşur" dedim kendi kendime. Fakat zaman geçtikçe ve KAT-TUN'un eski videolarına denk geldikçe, içim acımaya başladı. Yavaş yavaş genişledi içimdeki boşluk hissi ve şu sıralar artık KAT-TUN dinlerken, hangi şarkıdaysam o an, "Jin'in söylediği bu kısımları, kim söyleyebilir onun kadar güzel?" diye düşünüp duruyorum...
Örneğin, bu sabah elektrikler kesildi kısa bir süreliğine ve ben can sıkıntısından kulaklığımı taktığımda, MY ANGEL, YOU ARE ANGEL'a denk geldim... Jin'in sesi olmayacak bundan böyle KAT-TUN'da... Tarif edemiyorum bu hissi...
Diğer grup üyeleri ona ne kadar kızsalar yeridir. Ben olsam,  uzun bir süre konuşmazdım bile kendisiyle. O kadar zamandır birliktesinizdir, neredeyse beraber büyümüşsünüzdür (hem yaş hem isim olarak) ve birlikte güzel şeyler başardığınıza inanıyorsunuzdur... Başarmışsınızdır da... Sonra paaat... Ben gidiyorum... Yetmiyorsunuz siz bana... Tamam, Jin direkt bunu söylememiş olabilir ama yaptığı şey bu anlama geliyor. Ona olan kızgınlığım kolay kolay geçmeyecek. Yazımın şurasında, burayı okurken tebessüm edecek birinden alıntı yapayım: Alelade insanlara nazaran, en sevdiklerimizin bize yaşattığı hayal kırıklığı, bizi yarı yolda bırakışı çok daha farklı dokunur insana... Evet, öyle olduğunu hepimiz -ya da çoğumuz- biliyoruz. Bazılarımız kendi tecrübelerinden, bazılarımız en yakınlarındakilerin tecrübelerinden... Herkes farklı şekilde üstesinden gelir bunun. Diğer KAT-TUN üyeleri öyle ya da böyle, üstesinden gelecek elbet. Ama onlara bunu yapmaya hiç hakkı yoktu. Bu kadar bencil olmaya hakkı yoktu. Tamam ben genelde bencil insanları suçlamam, suçlayamam. Bu düşüncemde çok abartılı da olsam, amacında başarılı olmak adına atılan her adım yerinde bir adımdır diye düşünürüm. Ama söz konusu KAT-TUN'ken, bana ihanet gibi görünüyor şu anda bu bencillik. Tamam hayalleri var, gerçekleştirmek istiyor ve umarım gerçekleştirir de. Ama benim gözümde, kendi bencilliği yüzünden KAT-TUN'a yaptığı affedilmez bir şey. 

Şimdi ne kadar anlamlı geliyor değil mi, konuk oldukları o programlardaki tek başınalığı, sohbetlerden kopuk hali, esprilere gülmeyişi ya da zoraki gülüşü, o soğukluğu falan... Bana kalırsa Jin o şekilde yaparak alıştırdı hepimizi yavaş yavaş bu olacaklara... Diğer üyelerin de canına tak desin ve gidişine razı olsunlar istedi. Yani görüldüğü gibi kıskançlıktan veya çekememezlikten değilmiş o soğukluğu, artık KAT-TUN'un bir parçası olmak istemeyişindenmiş. N'oldu Jin efendi? Bir vakitler seni ünlü etmek için giydirdikleri eteklerden mi utandın? Ateşli hayranlarını memnun etmek için hemcinslerinle öpüşüyormuş veya aşıkmış taklidi yapmaktan mı usandın artık? Dünyanın geri kalanındakiler gibi, beraberindeki kadın dansçılarla yiyişe yiyişe dans ederek şarkı söylemek mi istedin sen de? 
İki taraf da birbirilerine bol şans dilese kaç yazar? Sonuç, bir tarafı zor durumda bıraktı. Olan olmuş ve artık geriye dönüş yok. Herkes kabullenmiş olanları. Ben de alıştırmalıyım kendimi en kısa zamanda... Ne dersem diyeyim, ne yaparsam yapayım boş, biliyorum... Tek tesellim, Jin'in gidişiyle tüm üyelerin birbirilerine sıkı sıkı kenetlenmesi. Bu şekilde çok daha mutlu ve huzurlu olacakları aşikar... Seviyorum onları, çok...

Eveeet! Gelelim Jin'den sonraki KAT-TUN'a... Going'in klibini ilk görüşümde, danslarına ne kadar özenmişler  ve birbirileriyle uyumlu olmak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar demiştim Mirune'ye. Aslında daha o zamandan belliymiş. Hatta belki de, KAT-TUN üyeleri bunu zaten biliyorlardı da vakti gelene dek bahsedilmesi yasaklanmıştı. Bence öyle... Yoksa o günden beri Jin'in yokluğu hissini en aza indirmek için bu kadar çabalamazlardı. Jin varken fazlacana yapmadıkları şeyleri yapmaya başlayarak -örneğin dansa odaklanarak-, yeni şeyler deneme istekleri onun terkedişini en çabuk ve en etkili şekilde atlatma çabaları olarak görünüyor bana. Bir düşünün, Real Face dahil, hiçbir kliplerinde son ikisindeki gibi, ayan beyan dans ettikleri olmamıştı şimdiye dek. Genelde gözümüze çok dağınık görünüyordu dans edişleri. Ama artık öyle görünmüyor... Çok fazla çalıştıklarını düşünüyorum o yüzden. Ne de olsa insanların dikkatini başka bir yöne çekmeleri gerekiyordu. Jin'siz, beş kişiyken de birbirilerine yetebileceklerini ispatlamaları gerekiyordu ve bence başardılar bunu. Son izlediğim fan çekimi konserlerde dikkatimi çeken ilk şey, şarkıları kendilerine göre nasıl uyarladıkları oldu. Jin'in bölümleri üzerinde ne kadar çok çalıştıkları öyle belli ki. Her bir şarkıyı çalışmışlar, o bölümleri paylaşmışlar aralarında. Bazılarındakini törpülemişler hatta. Ne kadar prova yapmış olabileceklerini siz düşünün artık. Tamam bazı şarkılarda Ueda'nın sesi çoook sönük kalmış Jin'e göre ama zamanla Ueda daha iyi adapte olacaktır o bölümlere, eminim. Sadece biraz daha kendine güvenerek söylemeye başlaması gerekiyor. Sesi fazla kısık kalıyor öbür türlü...

Ama sonuç olarak, ben de Sadako'nun Jin hakkındaki şu yazısında dediği, "Yine de kendisini takip etmeyi bırakabileceğimi sanmıyorum. Evet, yeni tarzı bir süre sıkacaktır ama henüz ani bir kopmaya hazır değilim sanırım." yorumuna aynen katılıyorum. Ben de böyle ani bir kopmaya henüz  hazır değilim. Ama bir gün elbet kopacağım, çünkü ingilizce dinlemek istersem önümde sürüyle seçenek var, oturup ne diye Jin dinleyeyim!!! Yüzü, kendi güzel, gülüşü güzel diye mi??? Hahaha!!! Tamam hadi, sesi şahane de tarz aynı, tip aynı... Yüzlerce var ondan... Bu derece Amerika özentiliğini hiç ama hiç hoş karşılamıyorum... Hatta çirkin buluyorum...


Bunu yazdım, çünkü KAT-TUN'a neredeyse tapan tarafım, isyan ediyor şu duruma... Ama diğer taraftan da seviyorum hala Jin'i ve onun için en iyisini istiyorum. Amerika'da başarılı olamasa da, Japonya'ya geri döndüğünde solo olarak devam etmek onu oldukça memnun edecektir, bundan eminim. Kendini bir grubun parçası olarak değil, tek başına bir birey olarak görüyor çünkü. Ama bana göre, aslında bir şeylerin parçası olmak çok daha zor ve takdire değer, farkında değil. Yanlış mı düşünüyorum!!! Ama elbette tek başına tutunabilmek de kolay değil...

Ne kadar güzeller...

20 Temmuz 2010

İzledim-lerim...

Şu sıralar -elim kolum bağlı olduğundan- tek yapabildiğim şey, oturduğum yerden peş peşe film izlemek. Seçtiğim filmler de genelde eğlendirici oluyorlar. Korku ya da gerilim filmi pek izlemem. Ya da şöyle diyeyim, izlersem de sırf  oyuncuları yüzünden izlerim. O tip filmler izleyeceksem, konusundan çok kadroya bakıyorum filmi seçerken. Ama oyuncularını da çok sevmem gerekiyor...
Son zamanlarda izlediklerimden aklımda kalan birkaç tane eğlendirici film, işte...

Leap Year (2010) / Aşka Yolculuk
Bildiğiniz, sonu belli olan romantik komedi filmlerinden biri. Hani şu, olmadık yerlerde insanın yüzünde bir gülümseme ortaya çıkaran cinsten. Severim ben. Beğeniyle izledim o yüzden:
Çok eski bir İrlanda inanışına göre, kadınların sevgililerine evlilik teklifi ederek, parmaklarına yüzük takabildikleri bir gün varmış. O gün dört yılda bir Artık Yıl'da gelen, 29 Şubat'mış.
Anna Brady (Amy Adams) sert mizaçlı, kesin kuralları olan ve kariyerinde başarılı bir kadındır. 4 yıldır iyi giden bir ilişkisi vardır ve artık evlilik fikrine kendisini hafiften alıştırmaya başlamıştır. Ama sevgilisi bir türlü teklife yanaşmamaktadır. Zaten evliliğe giden bir ilişkisi olduğunu düşünen Anna, kendisine Artık Yıl'da olduklarını hatırlatan babasının da cesaretlendirmesiyle, evlilik teklifini kendisi yapmaya karar verir. Ne var ki, sevgilisi iş için Dublin'de bulunmak zorundadır. Anna son anda, 29 Şubat'ta Dublin'de olabilecek şekilde plan yapar ve yola koyulur. Fakat işler ters gider ve kendisini Dublin'den km'lerce uzakta bulur. Ama o yılmadan, Dublin'e ulaşabilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya kararlıdır. Yolda Declan (Matthew Goode)'la tanışır ve Declan'ın varlığı onu sanki bir aksilikler zincirine sokar. Başına gelmeyen kalmaz.
Ortalama bir filmdi ama dediğim gibi ben eğlendim. Kadın oyuncu epeyce sempatik. ^^ 

Remember Me (2010) / Beni Unutma
Tyler (Robert Pattinson), abisini daha çocuk yaştayken intihar sonucu kaybetmiştir. Annesiyle babası şu an ayrıdır. Hayatta en değer verdiği kişi, minik kız kardeşidir.
Ally (Emilie de Ravin)'nin annesi, gözü önünde hırsızlar tarafından öldürümüştür ve bunun sonucunda, polis olan babasının aşırı koruyucu baskısı altında büyümüştür.
Daha çocukken ölümün acısını tadan bu iki genç bir şekilde karşılaşırlar ve hayattaki yerlerini bulabilmek için birbirilerine tutunurlar. 

Filmde, görsel açıdan şahane diyebileceğim görüntüler mevcut. En azından ben büyülenmiş gözlerle izledim öyle sahneleri. Tek hoşuma gitmeyen şey Robert kardeş oldu. İnsan bu kadar mı odun olur ya hu? Rol falan yapamıyor, ne diye oynatıyorlar bu çocuğu filmlerde anlamıyorum. Her filmde aynı karakter. Hep aynı tavırlar, hep aynı yüz ifadesi. Hele, babasının ofisindeki bir toplantıyı bastığı bir sahne var ki, görülmeye değer. Gerildim izlerken. Aşırı komikti, duruma hiç uygun değildi. İnsanı üzen bir sahne olması gerekirken, güldürüyordu. Onlar ne biçim mimikler? Ne tuhaf ve gereksiz bir acı ifadesi vardı çocuğun yüzünde. Ya da,  veremediği bir acı ifadesi vardı demeliyim galiba... Adam bu şekilde oynuyor ve hala hayranları var. Şaşılacak şey doğrusu...
Ama filmin finali içimi titretti. İzlenmesi gerekiyor bence. İnsan kendini gerçekten öyle bir durumda düşündüğünde, nasıl da çaresiz hissediyor. Konusunu filan okumadan izlemeye başladığım için, acıklı bir şey beklemiyordum. Çok üzdüler beni...

When in Rome (2010) / Aşk Çeşmesi

 Beth (Kristen Bell)'in aşk hayatı hep kötü gitmektedir. Ruh eşini asla bulamayacağını düşünmektedir ve kendisini işine adamış başarılı biridir. Uçarı kız kardeşinin doğru düzgün tanımadığı biriyle yapacağı evlilik için İtalya'ya gitmesi gerekiyordur. İş yerinden çok zor şartlarda, zar zor izin alıp düğün için İtalya'ya uçmuştur. Düğünde sakarlığını ört bas edebilecek kadar sakar olan Nick(Josh Duhamel) ile tanışır ve ondan hoşlanır. Anlaşabileceği biriyle tanıştığını düşünürken, Nick'i başka bir kadınla öpüşürken görmesi hayallerinin yıkılmasına neden olur. Düğünün yapıldığı yerin önündeki dilek çeşmesinde sarhoş olana dek içer ve suyun dibindeki dilek paralarından bazılarını toplayarak, bir şeylere meydan okuduğunu düşünür. 

Topladığı paraları oraya atan dilek tutucuların hepsi bir anda, bir büyü -ya da mucize- etkisiyle ona aşık olmuştuır ve kendisini taa kendi şehrine gelene dek takip ederler. Elbette Nick de peşindedir ama onun da büyünün etkisinde olduğunu düşünen Beth, duygularını hiç ciddiye almamaktadır. 

Bahsedeceğim filmler arasında, en fazla bu filmi izlerken güldüm. Gece geç saatte izlediğim ve mümkün olduğunca kısık sesle gülmeye çalıştığım halde kendimi tutamayıp kahkahalar attığım bir filmdir. Tabii herkesin kendi beğenisi...Belki size o kadar komik gelmez. İzleyip kendiniz karar verin. Josh Duhamel'i Las Vegas'ta izledikten sonra, buradaki rolü gözüme pek bir gülünesi göründü. Ne bileyim, komik roller yakışmıyor adama bence.

Her Minor Thing (2005)

Jeana (Estella Warren)'nın sevgilisi Tom (Michael Weatherly) yerel bir kanalda haber sunuculuğu yapmaktadır. Tüm kadınların aşık olduğu biridir ve şımarık bir yapısı vardır. Bir gün yayın öncesi, kameramanına Jeana'nın bakire olduğunu ve kendisiyle yakınlaşmaktan kaçındığını anlatırken, yanlışlıkla canlı yayına çıkar. Tabii ki tüm kasaba Jeana'nın özel hayatını ilgilendiren bu durumu öğrenmiş olur ve Tom'dan ayrılan Jeana için durum kötü bir hal almaya başlar. 

Tesadüf eseri kasabaya yeni taşınan Paul (Christian Kane) ile tanışır. Paul, Tom'un kameramanı olduğu halde Jeana'yı tanımamaktadır. Jeana, kasabada özel hayatını bilmeyen biri olduğunu görüp, onun yanında rahat davranabilmektedir. Elbette işler sarpa sarar...

 
Bu film için ne diyebilirim, tam olarak bilemiyorum. Ayılıp bayıldım diyemem ama güzeldi. Ayrıca da, itiraf etmeliyim ki bazı kısımlarını, yüzümde şapşal bir gülümsemeyle izledim. Ne de olsa Angel'dan tanıdığımız Lindsey var filmde. (Şu sıralar Leverage dizisini izliyorum. En kısa zamanda tanıtım amaçlı bir başlık açacağım o diziye de. Lindsey'im, Eliot Spencer rolünde orada.) Ayrıca eski sevgili rolünde de Dark Angel'dan tanıdığımız Logan var. Logan için bir şey diyemem, dizide favorim Alec'ti. Ama Angel'ı pek sevmem, beğenmem, Lindsey'in yeri apayrı gözümde. Sadece konuşurkenki ses tonu yeter. Gerçi şarkı söylerkenki sesi de çok güzel. Benim için film, buradan yırtıyor anlayacağınız. ^^ Ama TR altyazısında hatalar var, söyleyeyim. Sinirim bozuldu izlerken, altyazıları okumadan çoğunlukla dinledim desem yeridir....

Filmde hoşuma gitmeyen şey, kadın oyuncu oldu. Role hiç yakışmıyor. İri yarı kadınları hiç mi hiç beğenmem. Kedi - mundar olayı da değil, sakın ha, yanlış anlamasın kimse. Fazla iri kadınlar, fazla iri oluyor işte... 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...